Hafta Başı (73): İran savaşı ve Türkiye | İBB davası başladı

10.03.2026 medyascope.tv

10 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘’Hafta Başı’’ ile karşınızdayız. Kadri Gürsel'le bu hafta neler olabileceği üzerine kafa yoracağız. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Normalde yayını dün yapmamız gerekiyordu ama ben malum Büyükşehir Belediyesi davasının açılışına gittim. Gazeteci olarak zaten giderdim ama sanık olarak gittim. Bugün ikinci günü sürüyor. Şu anda ara verilmiş. Dün bayağı bir gerginlik yaşandı ve avukatların özellikle vurguladığı her şey bugün yapılmış. Mesela dün “Yoklama yapmadınız. Kabul ettiğiniz iddianameyi okumadınız ve Ekrem İmamoğlu'na söz hakkı vermediniz” demişlerdi. Bugün, önce yoklama yapılmış, sonra iddianamenin özeti okunmuş, sonra Ekrem İmamoğlu'na söz vermişler. Şimdi ara verilmiş ve aradan sonra, anladığım kadarıyla tutuklu sanık savunmaları başlıyor. Orada da ilginç bir şey oldu biliyorsun, dünkü duruşmada o çıktı ortaya: Bir avukat "Biz sizden savunma yapacak isimlerin sıralama listesini istedik, bize hiçbir şekilde cevap vermediniz” dedi. Yeni Şafak gazetesinde Burak Doğan isimli yeni bir Mehmet Baransu var biliyorsun, “Ama bu sabah, avukatlara verilmeyen listeyi Yeni Şafak gazetesinde o yazdı” dedi ve hakikaten de avukat onları sistemde gösterdi, aynı şeyler. "Nasıl oluyor bu?" dedi. Yargıç cevap veremedi. Bunun üzerine arkadan bir kadın, “Avukatın sorusuna cevap versenize!” diye bağırınca yargıç salonu boşaltmaya kalktı. Orada da gördük ki, bu avukatları muhatap almıyor, ama birtakım iktidar medyasıyla tıpkı zamanında Ergenekon sürecinde olduğu gibi iletişim hâldeler. Sonuçta bugün biraz normalleşmiş gibi. Anladığım kadarıyla Aykut Erdoğdu’yla başlıyor liste, Ekrem İmamoğlu ve sonra Fatih Keleş en son savunma yapacak kişiler. Herhâlde onların ifade vermeleri bu bir iki ay sürecek.
Bu arada görmüşsündür, Devlet Bahçeli bugün yine “duruşmalar canlı yayınlansın” dedi. Dilek İmamoğlu ona destek verdi, "Evet biz de bunu istiyoruz" dedi. Ben dünkü duruşmayı orada yaşamış birisi olarak, Erdoğan’ın herhâlde bu duruşmalarının canlı verilmesini istemeyeceğini düşünüyorum. Bir de canlı verilmesi hâlinde gerek yargıçlar gerekse Ekrem İmamoğlu ve diğer sanıklar ona göre pozisyon alacak. Orada ne oluyor? Tamam, kamuoyuna yansıyor ama sonuç olarak kapalı bir mekânda, görüntü almak yasak, o yasak, bu yasak. Böyle bir ortamda yine gazeteciler anlatıyor. Mesela dün Ekrem İmamoğlu yargıçla iki kere kapıştı. Bütün hepsi var metin olarak, merak eden, isteyen bakabilir. Ama bir de bunu canlı olarak izlediğini düşün. Ekrem İmamoğlu mesela yargıca "Kaçamazsın, nereye kaçıp gidiyorsun?" gibi laflar ediyor. Şimdi bunun canlı yayınlanması hâlinde yargıç ne cevap verir? Yayınlanmaması hâlinde ne cevap verir? Ya da, o kapalı ortamda bunu söyleyen Ekrem İmamoğlu, bunun bir de canlı yayınlandığını düşündüğünde nasıl yapar? O çok ilginç. Keşke yayınlansa da bir şey görsek.
Kadri Gürsel: Kati surette öyle bir şey olacağına ben inanmıyorum. Çünkü bu bir siyasi dava ve bundan sonra izlenecek olan süreç de bir siyasi dava süreci olduğuna göre, sanıkların da siyasi tutuklu oldukları hesaba katılırsa, o platformu, o süreci ve o salonu bir siyaset etme meydanı, bir siyaset meydanına çevirmeleri en doğal, en meşru haklarıdır. O salonda siyaset yapacaklardır. Çünkü siyasi bir dava olduğu için ve siyaset yapacakları için de, pozisyon itibarıyla daha güçlü konumdalar. Sadece iddianamenin zayıflığı, çürüklüğü, boşluğunun yanında, gördüğüm kadarıyla yine aynı kronik sorun devam ediyor. Usule riayet etmeme veyahut usulü bilmemek de olabilir bu. Çok ilginç örnek vereyim: bizim Cumhuriyet Gazetesi Davası Yargıtay’dan döndükten sonra Kasım 2019'da yerel mahkemede bir duruşma yapılmıştı. Orada karşımızda çok genç bir mahkeme başkanı vardı. Mahkeme başkanına daha önceki süreçlerde de olduğu gibi, avukatlar önce şunu yapmanız lazım, sonra bunu yapmanız lazım diye, usulü hatırlattılar.

Ruşen Çakır: Dün de aynısı oldu.
Kadri Gürsel: Kırk yıldır gazetecilik yapan ve yargıyla olan tecrübesi daha önceye giden, tecrübeli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bir parantez açarak konuşuyorum, 20'li yaşlarının sonundaki genç birinin İstanbul'da Ağır Ceza reisi olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama öyleydi. O da "Türkiye'de yargıyı yargılamak zor" dedi, bu ifadeyi aynen kullandı. Dava siyasi olunca yargılamak zor hâle geliyor.

Ruşen Çakır: Ama senin dediğin usul meselesi önemli. Dün hangi avukattı hatırlayamadım şimdi, Akın Atalay olabilir, çok güzel bir konuşma yaptı ve sonunda "usul esası belirler" dedi.
Kadri Gürsel: Bu çok veciz bir söz, ben bunu defalarca duydum.

Ruşen Çakır: İşte ben de bu sözü sabahki yayının https://medyascope.tv/2026/03/10/ibb-davasinin-ilk-gununden-izlenimler-usul-esasi-belirler/ başlığına aldım. Avukat Akın Atalay duruşmada mahkeme başkanına ‘’Resmî Gazeteden baktım, heyetteki iki yargıç, 2024 yılında kura çekip gelmişler. Siz de 7 yıl önce avukatlığı bırakıp yargıç olmuşsunuz" dedi.
Kadri Gürsel: Orada çok açık bir siyasi kadro iması var.

Ruşen Çakır: Tabii. Tam Fethullahçıların tasfiyesi dönemi. Ondan sonra "Bu kadar önemli, 400 sanıklı, bilmem kaç bin sayfa iddianameli bir davayı sizin gibi bir reisin yapabilmesi mümkün değil. Sizi reddediyorum" dedi.
Kadri Gürsel: Doğru, orada kalite, vasıf ve kariyerlerini sorguluyor. "Sizin kariyeriniz böyle bir davayı sırtlamaya da göğüslemeye de yetmez" demeye getirmiş, ki özü itibariyle aslında doğru ve saygıdeğer bir görüş.

Ruşen Çakır: Ama onların umurunda değil maalesef
Kadri Gürsel: Umurunda olmama hâlini de belli ediyorlar zaten. Mesela bilgisayar oyunu oynuyor, hiç savunmayı dinlemiyor; dikkate almıyor. Bu örneklere, bizim Cumhuriyet davasından önce, Balyoz ve Ergenekon dava süreçlerinde de karşılaşıldı çok uzun süre. Hatta herhâlde istedikleri asıl şey, bu davayı böyle uzattıkları kadar uzatıp, birkaç yıla yayıp, o sürede de kamuoyunun ilgisinin azalmasını beklemek. Çünkü Kamuoyunun ilgisi davanın yargılama safhasının ilk günlerindeki kadar yüksek olmaz; bu çok normal bir şey. Ancak önemli bir şeyler meydana geldiği zaman ilgi olur ama rutine bindiği zaman, dava kamuoyunun ilgisi düşer, orada toplanan insanların sayısı da azalır. Şimdi bakalım göreceğiz. Artık Türkiye'de siyasetin merkezi Silivri'ye kaydı. Siyaset orada ciddi bir sınamadan geçecek. Çok anormal durumda bir olağanüstülük hâli var ama burada yeni bir meydan okuma var karşılıklı.

Ruşen Çakır: Ben 12 Eylül'de Devrimci Sol toplu davasında yargılandım. Bir yargıcımız vardı, adının Seyfettin Aydın olması lazım. Biz o kadar insan terör suçundan yargılanıyoruz, ama bize düşman muamelesi yapmadı. Çok iyi hatırlıyorum, benim ifademi alırken üslubundan ve başka detaylardan da biliyorum. Ama şimdi öyle bir şey yok. Düşman hukuku uyguluyor. Oradaki insanlara baktım, tanıdığım en fazla 15-20 kişi var ama bakıyorsun ya belediye bürokratı ya seçilmiş belediye başkanı ya da belediyeyle iş yapan iş insanı. Yüz kişi tutuklu, geri kalan tutuksuz insanlar var. Tutukluların çoğunu tanımıyorum. Bakıyorum, birbirinden farklı insanlar. Eski siyasi davalarda tek tip gibi değil, her türlü insan var. Yaşlısı var, koltuk değneğiyle gelen de var. Bu insanlar en fazla ne yapmış olabilir? Suçlamalar ortada. Şimdi unuttum kim olduğunu, zaten bir avukat da isim verdi, "Buradaki suçlamaların hepsinden ceza alsa bile, böyle bir tutukluluğu ve böyle bir cezaevinde yatmayı gerektirmiyor” dedi. Tamamen bir düşman hukuku uygulanıyor.
Yargıcın ilk günkü tavrı bugün değişmiş anladığım kadarıyla. İlk gün bir kayıtsızlık, âdil yargılamaya uymayan tavırlar. Âdil yargılamanın ötesinde, bu davanın gerektirdiği bir ciddiyet var. Türkiye bir yıldır bunu konuşuyor ve daha da konuşacak. Burada bilmem kaç milyon oy alarak seçilmiş yargılanan insanlar var. Bunun bir ciddiyeti var. Bunu bir sokak çetesi yargılamasıyla, bilmem neyle aynı tutamazsın. Burada yargılanan insanların büyük bir kısmı üniversite mezunu, belli bir kariyeri olan, hayatlarında cezaevine girmeyi hiçbir şekilde tasavvur etmemiş insanlar. Yargının bunlarla kurduğu ilişkinin başka olması lazım. Bu onların suyuna gitmek anlamında değil ama belli bir ciddiyeti olması lazım. 12 Eylül döneminde 19 yaşındaki bana o koca deneyimli yılların ağır ceza hâkiminin gösterdiği empatiyi göstermesi lazım ama yok öyle bir şey yok ve olmayacak.
Kadri Gürsel: Büyük davaların görüşüldüğü salonlar çok büyük. AKP Türkiye'sinin bir gerçeği olarak, özellikle Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde, özellikle de Ergenekon'un giderek büyük bir gayya kuyusunu andıran bir davaya dönmesiyle ortaya çıktı. İBB davasının yapıldığı salon da yeni bir salon aslında. Daha önce Ergenekon'un yapıldığı salon da ihtiyaca cevap vermeyince onun yerine bunu yaptılar.

Ruşen Çakır: Bu da yetmiyor, şimdi yenisini yapıyorlar.
Kadri Gürsel: Şimdi bu da yetmiyor. 12 Eylül döneminde böyle büyük salonlar yoktu. Büyük davalar vardı. Metris’te bir tane salon yapıldı ama bu kadar büyük olduğunu zannetmiyorum o salonun. Şimdi toplu davalarda, siyasi davalarda salonlar büyüyor, yetmiyor. Bu başlı başına bir olağanüstülük, anomali. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir durumun, böyle bir tablonun, bu kadar büyük mahkeme salonlarının olduğunu zannetmiyorum. Bu kadar büyük yargılama ve büyük davalar yok. Dünyada bilinen böyle büyük davalar, Latin Amerika'da ya da başka yerlerde yok. Aslında bu kadar büyük dava salonları inşa etmek, bir ülkede rejimin ve ülkenin sorunlarının çok derin olduğunu, rejimin meşruiyetinin tartışmalı olduğunu ortaya koyan şeylerdir. Böyle büyük salonlar varsa çok büyük sorular, soru işaretleri vardır.

Ruşen Çakır: Tabii kesinlikle.
Kadri Gürsel: Bu normal değil. Nazi savaş suçlarının yargılandığı Nürnberg'deki salon bile bu kadar büyük değildi, daha ne diyebilirim? Stalin dönemindeki yargılamaların yapıldığı salonları düşün. Bu kocaman bir amfi gibi. İnanılmaz büyük. O salonda ben Cumhuriyet davasında yargılandım, salonun yarısı jandarma. Jandarmalar giriyor araya filan.

Ruşen Çakır: Dün yetmedi salon, ailelerden giremeyenler oldu. Dün Erdoğan muhalefete “Ankara siyaseti yapın" demiş. Bunu savaş nedeniyle diyor.
Kadri Gürsel: "Sokaktan, meydanlardan uzak durun, halkla konuşmayı bırakın, gelin burada kendi kendinize konuşun" diyor. Şimdi buradaki hikâye aynı zamanda da "beni muhatap alın" demek. O zaman Erdoğan’ın da Ankara siyaseti yapması lazım. Muhalefeti tasfiye etmek için İstanbul'da devasa mahkeme salonları kurmaması lazım. İktidar muhalefeti tasfiye etmeye uğraşırken, tasfiye etmeye uğraştığı muhalefete "gel sen Ankara siyaseti yap" diyemez. Zaten ‘’muhalefet siyaset yapmasın’’ derdinde olan bir iktidar bu. Muhalefet siyaset yaptıkça gördü ki kaybediyor. Kurduğu düzen, bu manada yürümüyor veya yıkılıyor, sarsılıyor. Bunu gördüğü için de muhalefeti tasfiyenin peşine düştü. Geçmişte, Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde ‘’askerî vesayet’’ diye adlandırdığı sistemi tasfiye etmek için böyle büyük salonlar kurmuştu. Şimdi daha büyüğünü, muhalefeti tasfiye etmek için yapıyor.

Ruşen Çakır: Bugün, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşa ilişkin TBMM Genel Kurulu’nda kapalı bir bilgilendirme toplantısı olacak. Toplantıya Milli Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı katılacak.
Kadri Gürsel: Bu konuya mı geçtik?

Ruşen Çakır: Evet geçelim. Dava üzerine söyleyecek başka şey var mı?
Kadri Gürsel: Hayır daha fazla yok.

Ruşen Çakır: Muhtemelen o toplantı kapalı olacak. Ne kadar bilgi verirler emin değilim. Ama Ankara’nın çok tedirgin olduğunu biliyorum. Türkiye üzerine düşürülen ilk roketin ardından, ülkeyi yönetenler daha temkinli bir açıklama yapmıştı. Yanlışlıkla Güney Kıbrıs'a gidiyormuş da yanlışlıkla bilmem ne olmuş ihtimalini de aralık bırakarak, İran büyükelçisini çağırdılar. Ama şimdi Antep ve galiba bir parçası da Diyarbakır'a düşmüş. Olayla ilgili Erdoğan'ın açıklaması çok netti: "Bin yıllık dostluğumuza gölge düşürmek" diyor. İran demiyor ama anladığım kadarıyla doğrudan İran'ı suçluyor. Bu arada İran da "Biz Türkiye'ye saldırmadık" diyor tabii ki. Kimileri de ‘’false flag’’ kandırmaca olduğunu söylüyor. Ama Erdoğan NATO'nun açıklamasına daha yatkın gibi. Peki sonuç olarak ne oldu? Bugün Millî Savunma Bakanlığı Malatya Kürecik üssüne Patriot yerleştirileceği açıklamasını yaptı. Türkiye, bir dönem NATO'yu sorgulama durumundaki AK Parti'den, şimdi NATO'ya bağlılığını gösteren AK Parti’ye geçildi. Çünkü o iki füzeyi de NATO düşürdü, Türkiye'nin kendi sistemi ya yok ya da en azından onlar düşürmedi. Biliyorsun, S-400 tartışmalarını, Türkiye hava savunma sistemini ne olacağını yıllarca konuştuk. Şimdi Malatya'ya Patriotlar yerleştirildi. Not aldığını görüyorum, belki bu vesileyle Türkiye'ye de F-35 verirler. Ama bu Patriot yerleştirilmesi meselesi ilk kez olmuyor.
Kadri Gürsel: İlk kez değil. Bu, Körfez Savaşı'nda oldu, 2003'te de oldu. 90-91'de Kuveyt'in işgalinden sonra Türkiye’ye Patriotlar konuşlandırıldı. Hem de o zaman çok uzun süre kaldılar. Türkiye'ye sanıyorum Belçika ya da başka bir ülkenin daha hava kuvvetlerinden filolar geldi. Mirage III'ler gibi külüstür uçaklardı, ama olsun, sembolik olarak önemliydi. Benim hatırladığım kadarıyla, Türkiye’ye Patriot konuşlandırması iki kez oldu. Bu Patriot meselesi şöyle: Patriot’ların Türkiye'de konuşlandırılmasına gelen, buraya evrilen hadise, Malatya Kürecik'te bir X-band radarı var. Bu, NATO'nun 2010'da Lizbon'da yaptığı zirvede benimsenen stratejik konsept uyarınca… O stratejik konsept gözden geçirilse de tehdit algısı ve bu tehdide verilecek ortak cevap konusunda bütün doktrin aynen devam ediyor. Çünkü onun altyapısı oluşturuldu. Bu X-band radarı, bu yeni savunma doktrini uyarınca Malatya Kürecik'e yerleştirildi. Ama sistem, o zaman, 2010'da balistik füzelerin çok büyük tehdit olduğu ve bu tehdidin mutlaka karşılanması gerektiği hususunda anlaştılar müttefikler. Sadece Kürecik'e değil, Körfez ülkelerine de yerleştirildi. Ama aynı zamanda, sayısını tam bilmiyorum ama’’ Interceptor’’ dedikleri önleyici füzelerle mücehhez destroyerlerin de sürekli Doğu Akdeniz'de görev yapması kararlaştırıldı. Bu görev yapan destroyerler Amerikan destroyerleri. Bizden yapılan açıklamada "NATO düşürdü" deniyor ya, Amerikan destroyerlerine atılan yer hava füzeleri SM-6 olabilir. Onlar çok etkili. Bu füzenin bir parçasının Diyarbakır'a, bir parçasının Antep'e düşmesi de çok yüksek irtifada vurulduğunu gösteriyor. Belli ki hedefi belki de Türkiye değildi. İnsanın aklına İncirlik Üssü geliyor ama İncirlik Üssü kullanılmıyor. Zaten İncirlik Üssü Amerikan üssü değil bir kere. İncirlik Üssü bu savaşta bir lojistik destek manasında kullanılmıyor, Türkiye buna izin vermiyor.
Türkiye, son zamanlarda, özellikle 2016-2020 yılları arasından sonra dış politikasının Doğu Akdeniz'de militarize ettiği, bunun da bir yere varmadığını, karşısında, İngilizce tabiriyle ‘’strange bedfellows’’ denilen, birbirine benzemeyen tuhaf yatak arkadaşlarını, yani Mısır'ı, İsrail'i bir araya getirdi. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de enerji konusunda özellikle rakip blok olarak karşısına çıktı. Neyse ki Türkiye onu dağıtmayı başardı; Ankara, yani Erdoğan yönetimi, daha rasyonel bir çizgiye getirdi diyelim, onu da söylemek lazım. Rasyonel bir çizgide gidiyor şu an. Dış politikada eski Davutoğlu dönemindeki gibi Pan-İslamist bir çizgide devam etmiyor. Ben o örneği verdim tekrar vereceğim: Mesela PKK söz konusu olduğunda, Sincar bölgesindeki Irak'ın PKK konuşlanmasına karşı Hakan Fidan, "Haşdi Şabi karadan, biz havadan" gibi laflar edebilmişti. Böyle ilginç bir dönemden geçiyoruz. Bugün Türkiye, belki 40 yıldan fazladır, Özal’dan bu yana hiç olmadığı kadar NATO'cu. Bugün Türkiye'ye ‘’NATO'nun en sadık müttefiki’’ bile diyebiliriz. Çünkü NATO, Türkiye'yi NATO'nun içindeki bazı unsurlardan koruyor. NATO, Türkiye'yi, NATO üyesi olmayan, NATO'ya dışarıdan yönlenen tehditlere değil, NATO'nun içinden, NATO üyesi ülkelerden Türkiye'ye yönelen tehditlerden de koruduğu için, Türkiye, hiç olmadığı kadar NATO konusundaki taahhütlerine bağlı ve bunu da göstere göstere yapıyor. Türkiye, S-400'lerden beri net bir Amerikan ambargosu altında ve çok uzun sürmüş bir ambargo bu ve hâlâ sürüyor.  1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonra başlayan ambargo gibi değil. O, 4 yıl kadar sürmüştü yanlış hatırlamıyorsam, belki de daha kısa sürmüştü ve o ambargonun tek sahibi ABD Kongresiydi. Pentagon ve Beyaz Saray Türkiye'nin yanındaydı. Şimdi, Trump hariç, Pentagon, Kongre ve Dışişleri, Türkiye'ye karşı hasmâne bir tutum içinde, anlatabiliyor muyum? Ben S-400 sorunun çözülmesi hâlinde dahi F-35 verileceğini düşünmüyorum.
Ruşen Çakır. Ama mesela ABD’de görülen Halkbank davası düşürüldü.
Kadri Gürsel: Halkbank meselesi önemli bir gelişme, iyi ki hatırlattın. Halkbank pürüzünün çözülmesi çok olumlu bir işaret. Halkbank olayı da İran'la alâkalıydı biliyorsun. Amerikan ambargosu altındaki İran'da, ticaretin, Amerikan varlıkları kullanılarak yapılmasının takibatı. Türkiye'ye Patriot’ların konuşlanması konusu, 2003'teki Irak Savaşı'ndan sonra da oldu. O zaman Amerika'yla da ilişkilerimiz çok iyi değildi, ama buna rağmen oldu. NATO’da farklı bir mantık yürüyor. Ülkelerin NATO'ya tahsisli güçleri var. NATO'ya tahsisli oldukları zaman bunu yerine getiriyorlar. Türkiye'nin bu hadiseden uzak durması çok çok önemli. Burada Ankara’nın İran'a karşı verdiği tepkiler, özellikle siyasi açıdan çok kayda değer, not alınması gereken tepkiler. Aslında siyaseten yüksek perdeden verilmiş tepkiler, önemli tepkiler. Bunların Batı'da bazı merkezlerde not alındığını bilmek lazım tabii. Çünkü bu tür olaylar yaşanmadı değil, yaşandı. Mesela, Ankara Suriye'deki rejimi devirmek için çabalarken, Suriye'den atılan roketler Türkiye'ye düşüyordu; bu kadar tepki verilmiyordu o zaman. Belki sahada bazı tepkiler veriliyordu, ama sesli olarak bu kadar tepki verilmiyordu.

Ruşen Çakır: Dün Erdoğan, Iraklı Kürt liderlere teşekkür etti biliyorsun. "Memnuniyetle karşıladık" dedi. Neyi memnuniyetle karşıladı? Onların, İran Kürtlerinin kendi topraklarından İran'a saldırıya geçmesine sıcak bakmadıkları konusundaki açıklamaları üzerine yaptı bu teşekkürü. Biliyorsun ilk başta tersi söyleniyordu. Orada konuşlanmış birtakım Kürt gruplarının CIA tarafından silahlandırıldığı söyleniyordu, ki bu doğru. Ama kara harekâtı başlatma ihtimallerine, Irak Kürt liderleri ayrı ayrı, esas olarak Talabani grubu, tepki verdiler. En son Bafel Talabani'nin Trump'la görüşmesinde zaten bu konuda konuşulmuş ve Erdoğan da buradan memnuniyetini dile getirdi. Çünkü İran savaşının Kürt boyutu, Türkiye için ekstra bir mesele.
Kadri Gürsel: En önemli boyutu o.

Ruşen Çakır: Göçten daha mı önemli?
Kadri Gürsel: Türkiye göçe karşı her zaman tedbirini alır. En zor şartlarda bile, isterse, buna izin vermez. Nitekim, 1988'de Saddam yönetiminin, Kürtlerin ‘’Enfal’’ dedikleri büyük katliamlarla sonuçlanan operasyonu olduğunda, bıraktılar. O dönemde 300 bin Kürt Türkiye'ye, Diyarbakır'a ve başka yerlerde kampa sığındı. 91'deki savaş sırasında izin verilmedi, ki orası da çok zor bir coğrafya, ama Türkiye sınırın dışında tutmayı becerdi. 2003'te zaten böyle bir şey olmadı. İran'dan gelen göçü de engelleyebilir. Çünkü İran'da, sınırın kritik noktalarına ciddi duvar ve kara engelleri kuruldu. Ciddi bir şekilde güçlendirildi o sınır, gözle görülür net ve fiziki engellerle donatılmış, gerçek bir sınır hâline geldi. Trump'ın ‘’duvar kuracağım’ dediği duvar, orada yapıldı. Ben oradan bir göç hareketi beklemiyorum. Göç şöyle olabilir: Yine Kürt göçü olabilir, ama İran'daki Kürt coğrafyası, Irak'a kadar, Kandil, Zagros’lar boyunca iniyor. Aynı zamanda orada bir otorite boşluğu doğması hâlinde, burada boşluğu dolduracak olan Kürt örgütleri olacaktır. Kürt örgütleri bu boşluğu doldurduğu zaman ortaya Rojhilat'tan Rojava'ya kadar bir coğrafi devamlılık içeren bir Kürt jeopolitiği çıkacak.

Ruşen Çakır: Statü sahibi Kürtler...
Kadri Gürsel: Statü olmayabilir fiili durum açısından, orada yani iktidar boşluğunu doldurur. Tanınmasına statü atfetmeyebilirsin. Irak'ta anayasal bir durum var artık. Suriye'de de siyasi bir durum var. Irak'ta de factoydu tabii. O zaman, Amerika'nın ve dünyanın sabrı ve takati, İsrail’in bu savaşı İran'da hedefleri gerçekleştirene kadar sürdürmeye yeter mi sorusuna geliyoruz.  Benim bu soruya vereceğim cevap hayır. Amerika belirli bir aşamada... Amerika derken, şu seçimi kazanmış olan cahil sosyopat, narsistik gaddar, fakat çok zeki emlakçıdan bahsediyorum. Böyle bakıyor. Adamla müzakere yapmak bile mümkün değil çünkü müzakere yaptığın zaman ne istediğini belli edersin bir şekilde. Bu adam bir tüccar olduğu için hedeflerini her zaman gizliyor ve çok katmanlı müzakere ediyor. O bakımdan zor bir adam. Bu adam ne kadar daha sürdürebilir? İran böyle direndikçe, ben Trump'ın vazgeçme eğiliminin artacağından eminim. Zaten şimdiden başladı, pazarı pazartesiye bağlayan gece, Brent Petrol’ün fiyatı 100 doları geçti. Sonra düştü. Ama Trump "Yakında bitireceğiz bu savaşı" dediği için düştü. Eğer bu savaş bitmezse, herkesin doğru bir şekilde söylediği gibi, kasım ayındaki ara seçimlere Trump lüzumsuz, keyfi ve tercihen başlattığı bir savaş yüzünden Amerikan ekonomisini zora sokmuş lider olarak girecek. Bizde ekmek fiyatıysa, Amerika'da en önemli şey galonun kaç dolar olduğudur. Durduk yerde zora sokmuş, insanların refahını azaltmış bir lider olarak girecek. Kamuoyu desteği şu an %59 olumsuz. En son yapılan bütün araştırmalarda destek %40'ı zor buluyor. Amerika'nın büyük çoğunluğu bu savaşa karşı ve "giderek İsrail çıkarları için neden biz çocuklarımızı ölüme gönderiyoruz? İsrail'in çıkarları için neden vergi mükelleflerinin parası harcanıyor?” sorusu soruluyor.  Bu baskı altında Trump ne kadar devam eder? Orada o tüccar ve emlakçı olması devreye giriyor. Çok uzun süre devam edemeyecek ve "biz bu savaşı kazandık" deyip çekilebilir. Ama orada da bir çatışmayı sonuçsuz ve açık bırakacak. Ama zaten bu savaşa, nasıl sonuçlandıracağı konusunda net bir çıkış planı olmadan girdi.
İsrail'in ise bir hedefi var. İsrail'in hedefi rejim değişikliği ya da rejimin dönüşmesi de değil. İran'ın yıkılması. Bu çok net. İran'ın, bir "failed state" dedikleri çökmüş devlet hâline gelmesi. Korkarım ki İsrail'in, uzun vadede bu hedefi gerçekleştirecek askeri imkânları var. Bunu maddi imkânlarla desteklediği zaman, -çünkü bu kendi bütçesine de Amerikan bütçesine de çok ağır bir yük- İran'daki kamu düzenini de çökertebilir. Mesela İsrail, kamu düzeni çöksün diye polis karakollarını vuruyor. Sadece rejim yıkılsın diye değil, aynı zamanda kamu düzeni de çöksün istiyor, ki İran, uzun bir süre için, birkaç nesil için tehdit olmaktan çıksın. İran'ı biraz küçümsemiş oluyorlar ama amaçları bu. Eğer siyasi bir çözüm olmayacaksa, rejim direnmeye devam edecekse, rejimin içinden "Gelin anlaşalım, biz dış politika hedeflerimizden vazgeçiyoruz" diyen biri çıkarsa eğer, -zaten ‘’ülkede ve dışarıda devrimi sürdürmek’’ diye Anayasalarına koymuşlar- “Dışarıda devrimi sürdürmek hedefinden vazgeçiyoruz, , ezilen Müslümanları desteklemekten de vazgeçiyoruz, biz kendi derdimiz bize yeter, içeride de istediğimiz gibi yönetelim ülkeyi” diyecek biri çıkarsa, İsrail ve Trump'ın işi kolaylaşır. Fakat Mücteba Hamaney pek de böyle biri gibi gözükmüyor. Tabii bu işlerin nasıl olacağı belli olmaz. İran Devrim Muhafızları, yüksek dini liderliğe kendilerine çok yakın Mücteba Hamaney’i seçtirerek önemli bir şey kazandılar. Eskiden İslam Devrimi Muhafızları Hamaney'e bağlıydı, şimdi kim kime bağlı tartışılır.

Ruşen Çakır: Evet, Kadri burada noktayı koyalım. ‘Hafta Başı’nı burada bitiriyoruz. Haftaya tekrar görüşmek üzere. İyi günler.
 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.03.2026 Milli Görüş’ten geriye ne kaldı?
21.03.2026 Beyaz Toroslu savcı ve “devlette devamlılık esastır”
20.03.2026 Akın Gürlek’in malvarlığı tartışmasında son durum: Kim haklı?
19.03.2026 19 Mart’ın birinci yılı: Kim ne kazandı, ne kaybetti?
18.03.2026 “Varsa bir belgesi gitsin yargıya”
17.03.2026 İBB davası sertleşiyor
16.03.2026 Mehmet Altan ile Türkiye’nin Gidişatı (18): Savaş uzarsa neler olur? | İBB davası ve hukuk
16.03.2026 Ekrem İmamoğlu’nun zorlu sınavı
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
15.03.2026 Diyelim ki Kürt devleti kuruldu…
22.03.2026 Milli Görüş’ten geriye ne kaldı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı